Oscar Masası #1 Judas & the Black Messiah | İhtiyacımız Olan Film



 Oscar Masası Yazı Serisi Nedir?


İki yıl önce yaptığımız ve hem sizin hem bizim çok memnun kaldığımız bir seri olan Oscar Dosyaları yazı serisi, 2021 Oscarları için Oscar Masası ismiyle sizlerle buluşacak. Bu yazı serisinde filmlere daha çok Oscar organizasyonu üzerinden yaklaşacağız. Aday olduğu kategorilerden giderek, bizce hak edip etmediğinden tutun, hangi özelliklerin bu filmlerin aday olmasını sağladığına, filmlerdeki detaylardan tutun, ödülü kazanmalarını sağlayacak olan artılara veya kaybetmesine sebep olacak olan eksilerine değineceğiz. Her yazının sonunda da aday olduğu ödülü bize göre kazanma yüzdesini sizlerle paylaşacağız. Ana sayfamızdaki etkinlikler kısmından diğer Oscar içeriklerimize ulaşabilirsiniz. 

I am a revolutionary!

Geçtiğimiz günlerde açıklanan adaylar listesinde aslında Golden Globe'a nazaran şaşırtıcı bir performans gösteren film, tam beş dalda aday olmayı başardı ki bunlar iki tane yardımcı erkek oyuncu, özgün senaryo, sinematografi ve en iyi film. Golden Globe'da ise tek adaylığa en iyi erkek oyuncu kategorisinde Daniel Kaluuya gösterilmiş, törende ödülü elde etmeyi başarmıştı. Adayların olduğu akşam filmi izledim ve Golden Globe'da bu dallara aday dahi olamaması benim adıma geç kalmış bir hayal kırıklığı oldu. Ve evet, uzun süre sonra ilk defa Oscar'ı Golden Globe'a karşı haklı buldum...

Daha önce pek çok örneğini gördüğümüz türden bir film aslında Judas and the Black Messiah: Gerçek hayat uyarlaması ırkçılık filmi. Haliyle yapmaya çalıştığı iş bir hayli zor, sonuçta ondan önce binlerce kez denenmiş ve arkasında birbirinin kopyası filmlerden oluşan bir yığın bulunuyor. Dürüst olmak gerekirse benim artık bu filmlere ön yargım oluyor istemsizce, çünkü bir noktadan sonra başarılı olamayanların sayısı olabilenleri katladı. Para getiren bir tür olduğu için (Akademi de bayılır!) bunun ekmeğini yemek isteyen doyumsuz yapımcılar birbirinden kalitesiz, gerçek hayat uyarlaması adı altında samimiyetsiz ve duyar kasan filmler sundular ve hala sunmaktalar. Ancak Judas and the Black Messiah kesinlikle ve kesinlikle bunlardan biri değil. Önümüzde bu türe kondurulan bütün pislikleri temizlemeyi başarmış, hem oyunculuk hem senaryo hem de sinematografi olarak ortalamanın üzerinde bir iş tutturmuş, ne bir eksik ne bir fazla bence tam olarak yapması gerektiğini yapan kaliteli bir yapım bulunuyor. 




Karşılaştırmak istemiyorum çünkü BlackKklansman'ı izleyeli iki yıl oluyor (Oscar yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.), bu filmi ise bu yazıyı hazırlamaya başladığım gün izledim. Haliyle yanlış şeyler söylemek istemiyorum. Fakat BlackKklansman'a değinmesem olmaz çünkü hem iki sene önce hemen hemen aynı dallarda adaylık kazanmış bir film hem de bu filmle aynı türde. Aynı zamanda henüz izlemediyseniz ve yazıyı bunun için okuyorsanız Judas and the Black Messiah'ın nasıl bir film olduğunu anlamanız BlackKklansman ile içerik kıyaslaması yaptığımız vakit çok kolaylaşacak. JATBM (Uzun halini yaz yaz yorulduk be!), BlackKklansman'a göre çok daha ciddi, oturaklı, karanlık ve farklı tarzda öğreticiliği olan bir film. Spike Lee'nin kendi tarzından da dolayı BlackKklansman fazlasıyla mizah öğeleri barındıran ve izleyiciyi filmi izlerken eğlendirme gayesi olan bir filmdi, JATBM'nin ise hiç mi hiç böyle bir yanı yok. Aksine ciddiyetini her daim korumaya çalışan bir film, çünkü anlattığı meselenin de çok ciddi olduğunun farkında.

Öğreticilik olarak ise bambaşka bir boyutta. BlackKklansman ile ilgili yazımı okuduysanız görmüşsünüzdür, filmde beni en çok rahatsız eden nokta bitişinde gösterdiği güncel siyasi olaylar ilgili kesitlerdi. Oradaki olaylara karşı çıktığım için değildi bu tabii ki, filme yüklediğim değeri çöpe attığı için çok rahatsız edici bulmuştum. Eğer yönetmen mesajını vermek istiyorsa, izleyicilere öğretmek veya göstermek istediği bir şey varsa bence bunu en azından filme yedirmesi şart; Sonuçta izlediğimiz şey bir haber programı veya Youtube videosu değil. Film bitimi için Spike Lee'nin aldığı bu karara saygı duysam da filmin gözümdeki değerini çok düşürmüştü. En son görüntü olarak Amerika bayrağını gözümüze sokması da cabası tabii. Neyse, yine kendimi BlackKklansman konuşmaktan alıkoyamasam da JATBM tam olarak istediğimi yapmış ve izleyicilere mesajlarını son derece anlaşılır bir şekilde filme yedirerek veriyor. Bu da etkiyi ve aynı zamanda mesajın kalıcılığını arttıran bir durum. Üstelik bunu örneğini daha önce çok defa gördüğümüz samimiyetsiz ve sırf yapmış olmak için yapılmış bir şekilde değil, filmin doğallığına sığdırılan ve samimiyeti hissedilen bir şekilde yapmayı başarıyor. Filmi izlerken siz de Black Panther örgütünün derslerine katılmış oluyorsunuz; kimi zaman kürsü konuşmalarında kimi zaman ise normal diyaloglarda Mao, Che, Malcolm X ve Dr. King gibi isimlerden can alıcı alıntılara rastlıyorsunuz. Hepsinde ise çok anlamlı ve üstü kapalı olmayan mesajlar, dersler var. Bence böyle filmlerde olması gereken tam olarak bu. Üstüne bir de seçilen alıntılar ve izleyiciye verilen dersler çok yerinde tercihler olunca filmden alınan keyif de artıyor. Bunu bence izleyiciye didaktik bir film gibi hissettirmeden ve akıcılığı sürdürerek yapması filmin en büyük başarılarından biri. 

Tabii tüm bunlar esasında senaryonun getirisi. Şahsen ben filmin senaryosunu çok başarılı buluyorum, hem yönetmen hem senarist koltuğunda oturan Shaka King harika bir işe imza atmış. Film çok etkileyici kürsü konuşmalarına, karakterlerin motivasyonlarını birebir yansıtan tutarlı diyaloglara ve bir an olsun filmde kopmanızı engelleyen, gereksiz sahneler barındırmayan bir senaryoya sahip. Bence en iyi özgün senaryo dalının en çok hak edeni, en azından şu ana kadar izlediklerim arasında. Filmin, senaryosunda sekteye uğrayan yerler olduğunu düşündüğüm benzer içeriğe sahip Dr. King'in hikayesini anlatan Selma filminden dersler çıkardığını düşünüyorum. O filmdeki hataların hiçbirine düşülmemiş ve bence daha başarılı bir işe imza atılmış. Aynı zamanda genelde bu tarz gerçek hayat uyarlamaları çıkış yaptıktan sonra anlatılanların büyük kısmının gerçekte çok daha farklı yaşandığına dair yazılar ortaya çıkar. Şimdilik yaptığım okumalardan sonra bu tarz büyük değişimlere değinen bir yazıya rastlamadım, ufak birkaç detay dışında film gerçek hayatta yaşananlara sadık kalmayı başarmış ki bu da çok sık rastlanılan bir durum olmadığından senaryoyu daha değerli kılıyor. 



Filmin en iyi yönetmene aday olmaması aday olduğu diğer kategorilere bakınca biraz garip gelse de benim pek dert ettiğim bir durum değil çünkü açıkçası kategoriyi kazanmayı hak edecek pek bir olayı yok. Aynı zamanda yönetmen Shaka King iki dalda kendi adına aday olduğu için üzülecek bir durum olduğunu düşünmüyorum. Bütün bunlara rağmen iki oyunculuk, sinematografi, senaryo ve en iyi film dallarında aday olan bir filmin yönetmen kategorisinde aday olamaması pek sık rastlanılan bir durum değil. Filmde beğendiğim noktalardan biri de müzik kullanımı oldu. Filmin temasına da uyan Jazz türü şarkılar filmde hareketli sahnelerin bir kısmında kullanılmış. Ancak benim diğer filmlerden farklı bulduğum yanı bu değil; Jazz benzeri ama çok daha fazla yavaşlatılmış müzikleri gerici sahnelerde kullanması. Bu sayede hem müzik türleri arasında geçiş yapmadığımız için akıcılık bozulmuyor hem de gerilimi vermek adına kritik bir konumda olan müziklerin üstesinden gelinmiş oluyor. Filmin kurgusu ise aslında ortalama bir iş olmasına rağmen değinmek istediğim çok ufak bir özelliği var ki o da kırılma anları yani aslında Act'ler arası geçişlerde ekranın kararak kısa bir süreliğine siyah ekranda kalmamız. Bu özellik bende izlerken bir roman okuma hissiyatı yarattı. Üç bölümlük bir romanda bölümleri bitirdikten sonra kitaptan kafamı kaldırıp kısa bir süre düşünme hissini filmin yaşatması kurgu adına diğer filmlerden farklı ve olumlu bir özellik. Yine de dediğim gibi filmin kurgusu ortalamanın üstüne pek çıkamıyor.

Gelelim oyunculuklara... En iyi yardımcı erkek oyuncu dalında iki adaylığı var filmin, bu çok sık gördüğümüz bir durum değil ama filmde başrol kategorisinde oyuncu olmadığı için bunun yaşanması normal. Açıkçası Lakeith Stanfield'in başrol kategorisinde aday olmasını beklerdim ancak mutlaka bir sebebi vardır. Golden Globe ve BAFTA törenlerinde ödülü evine götürmeyi başaran Daniel Kaluuya tahmin edersiniz ki favori olarak gösteriliyor. Üç yıl önce Get Out ile aday olmayı başaran Daniel'in ödüle hiç olmadığı kadar yakın olduğu çok açık. Fakat ben filmi izlerken Lakeith'in performansını daha çok beğendim. Şüphesiz bunda beklentilerin yarattığı bir fark var. Daniel zaten kendini daha önce kanıtlamayı başarmış ve gözümde çok iyi bir oyuncu olduğu için performansını çok beğensem de esasında beklediğimi almış bulundum. Lakeith ise beklentim daha fazla üstüne çıktı ve kendini kanıtladığı ilk filmi oldu benim gözümde. Bu yüzden film bittiği zaman Lakeith'in bende yarattığı memnuniyet daha fazlaydı ancak Daniel'in ödülü hak ettiği ve muhtemelen de kazanacağı gerçeğini değiştirmiyor bu. Oscar'ların sadece anlık değil aynı zamanda daha önce çok iyi performanslarla aday olup kazanamayan oyuncuları ilerleyen yıllarda ödüllendirmeyi sevdiğini biliyoruz, bu yüzden Daniel için Get Out'taki muazzam performansıyla adaylık kazanması bence onun için avantaj sağlayacak. Kim bilir, belki ilerleyen yıllarda da Lakeith'in bu yıl iyi bir performansla aday olup ödülü kazanamaması onun avantajı olur ve başka bir iyi rolde heykelciği bu sefer kapar. Bu tür kazançlar Oscar'larda her daim var.

Bahsetmek istediğim iki tane de ilginç olay var iki oyuncuyla alakalı. İlki Daniel'in canlandırdığı karakterin en önemli sahnesini kayda aldıkları günün, olayın gerçekte yaşanmasının yıl dönümüne denk gelmiş olması. Daniel verdiği röportajda o günün herkes çok çok ağırlığı olduğunu ve duygusal yoğunluk dolayısıyla zor geçtiğini söylüyor. Ayrıca böyle bir şey denk gelmeseydi o gün bu kadar iyi bir performans ortaya koymasının mümkün olmayacağını da ekliyor. Diğeri ise Lakeith'in açıklaması; Oyuncu çekimler bittikten sonra girdiği rol yüzünden psikolojik destek alması gerektiğini açıkladı. Anlaşılan karakterinin yaşadıkları Lakeith'i oldukça yıpratmış. 




Aday Olmasını Sağlayan Unsurlar

Siz de biliyorsunuz, akademi gerçek hayat hikayelerine bayılır. İki sene önce en iyi film dalındaki sekiz adaydan tam altı tanesi gerçek hayat uyarlamasıydı. Bu film de her ne kadar iyi bir film olsa da gerçek hayat uyarlaması olması aday olmasındaki avantajlardan biri. Aynı zamanda her yıl siyahilerle ilgili yapılan ırkçılık konulu filmlere kontenjan açıldığını da hepimiz biliyoruz, bu da bir diğer avantajı. Tabii ki bunlar aday olmayı hak etmediği anlamına gelmez, filmi oldukça beğendim ve bence kesinlikle tüm adaylıklarını hak ediyor. Ancak bu unsurlar son yıllarda her zaman akademi için filmlerin değerini arttıran etkenler oluyor. 

Kazanır Mı?

Aslında yazı boyunca değindim ama yine de bir özetleyelim. Bence film en iyi özgün senaryo ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Daniel Kaluuya) dallarında ödülleri kapacak, hak ederek. Ancak bence Lakeith'in yardımcı erkek ödülünü kazanması imkansıza yakınken, en iyi sinematografi ise kesinlikle imkansız. En iyi filmde de henüz birkaç adayı izleme fırsatı bulamasam dahi çok zor gözüküyor. Dürüst olmak gerekirse olur da kazanırsa sevinirim, takdir ettiğim ve gelecek türevlerinin de örnek almasını istediğim bir film olmuş. Buna rağmen en iyi film şu an gerçekleşmesi imkansız değil ama çok zor bir rüya gibi duruyor. 




Yazıyı bitirmeden önce filmin adını çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Hem güzel bir metafor hem de içerikle çok uyumlu olduğu için bir yandan da sizin aslında filmin sonunda yaşanacak olaylara olan heyecanınızı ve beklentinizi destekliyor. Emeği geçen herkesi tebrik ediyorum, umarım Shaka King başarılı işlere imza atmaya devam eder. Oscar Masası yazı serimizde ilk masayı topluyoruz, hemen hemen her film için masaları kurmaya devam edeceğiz, takipte kalın.

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.