Oscar Masası #6 The Father | Senenin En İyisi


Oscar Masası Yazı Serisi Nedir?

İki yıl önce yaptığımız ve hem sizin hem bizim çok memnun kaldığımız bir seri olan Oscar Dosyaları yazı serisi, 2021 Oscarları için Oscar Masası ismiyle sizlerle buluşacak. Bu yazı serisinde filmlere daha çok Oscar organizasyonu üzerinden yaklaşacağız. Aday olduğu kategorilerden giderek, bizce hak edip etmediğinden tutun, hangi özelliklerin bu filmlerin aday olmasını sağladığına, filmlerdeki detaylardan tutun, ödülü kazanmalarını sağlayacak olan artılara veya kaybetmesine sebep olacak olan eksilerine değineceğiz. Her yazının sonunda da aday olduğu ödülü bize göre kazanma yüzdesini sizlerle paylaşacağız. Ana sayfamızdaki etkinlikler kısmından diğer Oscar içeriklerimize ulaşabilirsiniz. 

Paris. They even don't speak English there.

Adım adım en iyi film kategorisinde yarışan bütün filmlerin yazılarını tamamlarken, başlıktan da anlaşıldığı üzere benim için senenin en iyisi olan bu filme geldi sıra: The Father. Tam altı dalda adaylığı bulunan film, erkek oyuncu, yardımcı kadın oyuncu, uyarlama senaryo, kurgu ve en iyi film dallarındaki adaylıklarıyla senenin güçlü filmlerinden olduğunu zaten belli ediyordu. Buna rağmen izlediğimde hiç beklemediğim bir filmle karşılaştım.



Öncelikle filmin tarzını anlamanız için bir benzetmeyle başlamak istiyorum; bence film bu senenin Roma'sı rolünde. Böyle düşünmemin birkaç sebebi var. İlki tıpkı Roma gibi Oscar klasmanına göre daha umursamaz bir film olması, genel izleyiciyi kazanma derdi de yok Oscar'ın gözüne girme derdi de yok. Filmdeki her şey kendi isteği sebebiyle öyle, yani özgür bir film bu (Oscar'larda buna az rastlanır.). İkincisi ise Roma gibi çok içten, kişisel deneyimler ve acılar sonucu üretilen bir film olması. İzlerken siz de fark edeceksinizdir ki filmdeki anların benzerlerini yaşamayan biri bu kadar gerçekçi sahneler üretemez; ben de izlerken kendi hayatımda yaşadığım pek çok an ile bağdaştırdığım sahneler oldu. Bu gerçekçiliği sağlamak ise ancak deneyimlerle olabilir. Yönetmen de zaten röportajlarında bu filmin onun için olan kişisel önemine değiniyor. Yani The Father da Roma gibi kişisel öğelerden/deneyimlerden beslenen bir film. Yine de Roma kadar teknik özellikleriyle şov yapan bir film değil, Roma birçok açıdan çok daha üstün bir filmdi. Zaten yaptığım benzetmeler de kalite üzerinden değil, filmlerin üstlendiği rol üzerinden. İkisi de bence çıktığı senelerin en iyi yapımı ve az rastlanan özel filmlerden. Roma'nın aday olduğu yıl Green Book'un büyük ödülü alması ise beni şu cümleyi kurmaya itiyor: The Father da Roma da Oscar'a gerek duymayan filmler, onlar Oscar'ı değil, Oscar onları hak etmiyor. Muhtemelen The Father da tıpkı Roma gibi bu sene ödülü kazanamayacak, bunun da zaten hiçbir önemi yok. 

Değinmek istediğim bir diğer şey filmin orijinalliği. Filme başlarken klişe öğeler barındırmasını bekliyordum açıkçası, konusu beni buna itiyordu. Ajitasyon da beklemiyor değildim. İlk sahneden sonra yaşananlar ise beni tamamen afallattı. Spoiler olmaması için hiçbir detay vermeyeceğim ancak film örneğine pek fazla rastlanmayan bir şey deniyor ve bu sebeple ana karakterimizle olan bağımız diğer filmlerden çok daha farklı. Ana karakteri izlemiyoruz, ana karakteri yaşıyoruz. Zihninin kıvrımlarında karakterimizin aklından geçirdiklerini birebir deneyimliyoruz. Yaşadığı zorlukları birinci elden izliyoruz. Bunu büyük bir başarıyla yapıyor ki kimi an onun gibi şok oluyoruz kimi zaman kafamız karışıyor, tıpkı karakterimiz gibi. Hepsi ise bence çok can yakıcı. Karakterin acısını tahmin etmekle kalmıyor kendimizi onun yerine koyuyoruz, film buna zorluyor izleyiciyi. Hepsi bir bütün haline gelince bence ortaya orijinal bir iş çıkmış oluyor. Özellikle film ilerledikçe durumların kafamızda oturması zevki arttıran bir diğer etken. 



Yönetmenin röportajlarında da açıkladığı gibi, zaten izlerken de hissediliyor, kişisel deneyimlerden çok beslenen bir film The Father. Bu yüzden de üstteki paragrafta bahsettiğim kendimizi ana karakter yerine koyma durumu çok daha yıkıcı bir hal alıyor çünkü hepsi çok gerçekçi. İzlerken bir sürü yerde aklıma kendi dedelerim ve ninelerimle olan anılarım geldi. Çok benzer olaylar var. Haliyle film kişisel olması sayesinde gerçekçi ve bize ana karakteri yansıtma şekli yüzünden de acı verici. Ajitasyon yapmadan üzücü ve etkileyici bir film olması bence çok özel. Tamamen doğallıkla canınızı yakıyor. Film bittiği zaman aklıma hep çevremdeki yaşlı insanlar geldi, ana karakterimizin yaşadıklarının benzerlerini yaşama ihtimali olan kişileri düşündükçe filmin etkisi daha da arttı. Filmde ana karakterimizin başına gelen zor durumların zorluğunu ben şahsen filmi izlerken iliklerime kadar hissettim. Film bence bu konuda harika. 

Bunun sebeplerinden biri tabii ki yönetmenin tecrübelerinden beslenen senaryo, diğeri ise kurgu. Filmin kurgusu hem akıcılığı sağlamayı başarıyor hem de kritik anlarda doğru hamlelerle etkileyiciliği arttırıyor. Filmin size hazırladığı sürprizleri başarılı bir şekilde servis ediyor. Yeri geliyor tokatı çakıyor yeri geliyor ağzınız açık izlemenizi sağlıyor. Senaryo ile uyumu bence olabileceğinin en iyisi bu tarz bir film adına. 



Gelelim Sir Anthony Hopkins'e... Ne desem az kalır. 83 yaşında adam. 83. Yaşıtlarından bazıları, öhm Jack Nicholson öhm, 11 yıl önce bıraktı film yapmayı. Anthony Hopkins ise bu yaşında muazzam bir performans koymuş ortaya. Filmin her sahnesinde karakterin duygularını çok başarılı bir şekilde yansıtıyor ki bu film için hayati önem taşıyan bir şey. Her anında ben çok büyülendim ve filmi bu kadar sevmemde Hopkins'in payı herhangi bir filmdeki başrol oyuncusundan kesinlikle daha fazla. Aynı zamanda yönetmen ile uyumu da Hopkins'in performansının bu kadar yükselmesini sağlayan etkenlerden biri şüphesiz. Öyle ki, yönetmen eğer Hopkins rolü kabul etmeseydi filmi çekmeyi düşünmeyeceğini bile söylüyor. Yazarken karakterin adını Anthony koyması zaten şansa değil, en başından beri filmin senaryosunu hazırlarken kafasında karakteri Hopkins ile özdeşleştirmiş. Anthony Hopkins'in ise çok yönlü bir oyuncu olduğu zaten biliniyor. Müzik bilgisi de üst düzey olan bir oyuncu (bestelediği eseri Johann Strauss Senfoni Orkestrası tarafından dinletilerde çalındı.) ve bu özelliğiyle de filmin müzik seçiminde yönetmene önerilerde bulunmuş. Filmde kullanılmasını istediği operalardan biri için Hopkins verdiği röportajda "Hep bu parçayı bir filmde kullanmak istemişimdir." diyor. Özetle ortada az rastlanan türden bir yönetmen-oyuncu kimyası var. İki taraf da film için vazgeçilmez kişiler ve eminim ki ikisinden biri eksik olsaydı böyle bir filmle karşı karşıya olmazdık. Olivia Colman da Hopkins kadar olmasa da yine çok başarılı bir performansa imza atmış. Mimiklerindeki detaylar sayesinde bulunduğu her sahnede filmin hislerini korumayı sürdürüyor. 



Hak Etmesini Sağlayan Unsurlar

Bu kısımda söyleyebileceğim tek şey Oscar'ın son yıllarda bu tarz filmlere verdiği ağırlıkların faydasını görmesi olabilir. Bunun örnekleri geçen sene Parazit, ondan önceki sene Roma. Oscar'lar son iki yılda izlenme sayısında yıllar sonra ilk defa yükselişe geçmeyi başardı ve film seçimlerinin buna etkisinin farkındalar. Onun dışında zaten bence tüm adaylıklarını hak eden bir film. 

Kazanır mı?

Açıkçası çok zor. Anthony Hopkins bence en iyi erkek oyuncu ödülünü kesinlikle hak ediyor, ancak hem kendisi daha önce ödüle doymuş biri ki bu isimlere akademi kolay kolay bir daha vermeyi tercih etmiyor hem de geçtiğimiz sene ne yazık ki Chadwick Boseman'ı kaybettik ve ödülün ona adanacağına kesin gözüyle bakıyoruz. (Yazı tamamlandıktan sonra BAFTA ödülü sürpriz bir kararla Hopkins'e layık gördü. Buna rağmen Oscar akademisinin her zaman duygusal kararlardan yana olduğunu bildiğimiz için ödülün hala Chadwick'in ailesine verileceğini tahmin ediyoruz. Aynı zamanda ilginç bir şekilde Oscar'lar İngilizlere ödül vermeyi tercih etmiyor.) Olivia Colman'ın ise henüz iki sene önce ödüle layık görülmüş biri ve bu filminde muazzam bir performansı olduğu bence söylenemez, başarılı olsa dahi. En iyi kurgu kısmında güçlü rakipleri olmasından dolayı bence yine kazanması çok zor. Filmin kurgusu çok iyi evet ama rakipleri de az buz değil. En iyi uyarlama senaryo dalı ise (Yönetmenin kendi tiyatro oyunun uyarlaması olduğu için bu dalda yarışmakta.) ödüle en yakın olduğu taraf diyebiliriz. BAFTA ödül töreninde ödüle layık görüldü ancak kalan diğer önemli törenlerde bu ödül genelde Nomadland'e gitti. Aynı dalda Senaristler Birliği Ödülü'ne hak gösterilen Borat bulunmakta ancak bence o pek gerçekçi bir rakip değil. En iyi uyarlama senaryo dalında ödüle en yakın film Nomadland olsa da, bence ikinci aday The Father. Yazının başında da dediğim gibi Oscar için çırpınan bir film değil ve bu yüzden de geceyi ödüllerle doldurmayacağı belli. Senenin en sevdiğim ve beğendiğim filmi fakat Oscar gecesini bence ya bir ödülle ya da ödülsüz kapatacak büyük dallar adına, varsın kapatsın. Şu zamanda bence Oscar almayan iyi bir film olmak, Oscar alan ortalama bir film olmaktan çok daha kıymetli. 

Uyarlama Senaryoya 40 Yazılmış Fakat Biz Onu Bir 55 Yapalım :)

En iyi film adaylarından yalnızca Minari'yi henüz izlemedim; kesinlikle senenin en iyisi benim için The Father. Hayatta çevremdeki yaşlılarla başıma gelen benzer diyalogları, ana karakterin zihninin kıvrımlarında dolaşırken deneyimlemek benim için özel ve orijinal bir deneyimdi. Yönetmenin ilk filmi olması ise gelecek için bence çok iddialı ve heyecan verici. Umarım yolu açık olur ve bu tarz işler üretmeye devam eder. Oscar Masası yazı serimizde son iki film eksik kaldı, törene kadar içeriklerimiz devam edecek. Takipte kalın!

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.